Murat KAYACAN

 

Duyurular
Ana Menü
Anasayfa
Hakkımda
Tüm Yazılar
Köşe Yazıları
Hakemli Dergi Yazıları
Haksoz.net Yazıları
Politik Yazılar
Mizah Yazıları
Kavramlar
Çeviriler
Kitap Tanıtımı
Kitaplar
Konferanslar
Söyleşiler
Duyurular
İletişim
Arama
İstatistikler
Ziyaretçiler: 480737
RSS
Anasayfa
Kur'an'ı anlamada temel ilkeler (1) PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 03 Aralık 2008

Modern Bir Masal

Sizleri selamların en güzeli olan Allah'ın selamı ile selamlıyorum. Konumuza bir modern bir masal ile başlamak istiyorum. Caddede resmi bir geçit vardı ve bunu seyreden Kalabalığın arasından birinin şöyle bağırdığı duyuldu:

"Akılsızlar dikkat edin, yanlış yola yürüyorsunuz. Bu cadde bir yere çıkmıyor."Yürüyüşçüler durdu telaşlandı. Fakat bu olabilir mi diye düşündüler, hepsi birlikte ön taraflara baktı, orada uzun ve gururlu bir şekilde yakışıklı liderleri ilerlemekteydi."Doğru yolda gidiyor olmalı" diye düşündüler..."Çünkü bakın ne kadar iyi yürüyor! Bakın ne kadar uzun görünüyor! Oh evet kesinlikle doğru yolda gidiyor olmalı"!....ve yürüyüşe devam ettiler.Yakışıklı lider durakladı...telaşlandı...... "Fakat bu olabilir mi?"diye düşündü ve arkaya bir göz attı. "Doğru yolda gidiyor olmalıyım" diye düşündü, "çünkü bakın beni kaç kişi takip ediyor? Oh evet, kesinlikle doğru yolda gidiyor olmalıyım."......ve yürüyüşe devam etti. Bunu anlatırken benim bir amacım vardı. Siz de dinlediniz. Fakat kiminiz bundan devlete tapınırcasına bağlı olan birini, kiminiz, önderlerine ulu, yüce sıfatlarını yakıştıran, onların her yaptığında bir hikmet arayan tanıdıklarınızı hatırladınız. Yani anlatılan tek bir masal muhataplarınca farklı anlaşılabiliyor.  Kuran-ı Kerim de Rabbimizden bize gönderilen bir Kitaptır. Onu farklı anlayanların olması gayet normaldir. Kuran bir taraftan Allah'ın kitabında ayrılıklar çıkaran ve dinde bölücülük yapanları sert bir dille eleştirirken, diğer taraftan Kuran'ın o kadar farklı yorumları yapılmaktadır ki, hemen hemen hiçbir emir hakkında ortak bir yorum yoktur. Sadece, sonraki dönemlerin alimleri birbirinden farklı düşünmekle kalmıyor. Fakat Hz. Peygamber'in (sav) ashabını ve onlara tabi olanları da içeren selef alimleri arasında da emir ve yasakların her ayrıntısında görüş birliği olmadığı görülüyor. O halde bütün bu kimseler, Kuran'da tevil yapmakla suçlanan kimselere dahil midirler? Öyle değilse, şu halde hangi görüş ayrılıkları Kuran'da yasaklanmıştır? (Tefhim, I, 26) Bu problem çok geniş kapsamlıdır ve bu sorunu ayrıntılarıyla tartışmanın yeri de burası değildir. Burada şunları söylemek yeterlidir. Kuran, İslam'ın temel ilkelerinde anlaşma olduğu ve farklı fikirlere sahip olanlar İslam toplumunun sınırları içinde kaldıkları sürece, direktifleri hakkında yapılan sağlıklı yorum farklılıklarına izin vermiştir. Kuran, kendine tapınma ve sahtekarlıktan kaynaklanan, kavga ve bölücülüğe neden olan farklılık ve ihtilafları yasaklar. Bu iki tür ihtilafın ne yapıları ne de sonuçları birbirine benzemediği için aynı kategoride ele alınmamalıdırlar. Birinci tür ihtilaf ilerleme için gereklidir ve hayata canlılık verir. Bu nedenle akıllı ve düşünen üyelere sahip her toplum bunu teşvik etmelidir. Onun varlığı hayat işaretidir ve sadece aptal üyelere sahip olmak isteyen bir toplum onu yasaklar. İkinci tür ihtilaf ise, herkesin bildiği gibi, kendisini körükleyen toplumu parçalar. Bu nedenle bu tür ihtilafın bir toplumda bulunması sağlık işareti değil, bir hastalık habercisidir ve hiçbir zaman iyi sonuçlar doğurmaz. (Tefhim, I, 26) Kuran-ı Kerimi anlama çabasında olanların hepsi meşru alanda mıdır? Hayır. Ancak buna bir ölçü koymak gerekirse şunu söyleyebiliriz: Kuranı yanlış anlama, kanunla baskıyla engellenecek bir şey değildir. Çünkü bu çevre, kalıtım, kişilik, algı düzeyi gibi konularla yakından ilgilidir. Bu zindanlardan çıkabilmek için insanlara süre tanımalıyız. Sorun olarak görebileceğimiz kimseler dini kafirlerle işbirliği yapmak için anlamaya çalışan kimselerdir. İzzeti kafirlerin yanında arayanlardır. Din anlayışlarını mevcut siyasi yapıya göre ayarlayıp taleplerini siyasi rejimin talepleri doğrultusunda belirleyenlerdir. Bu tür insanlarla hakkı sabrı tavsiye düzeyinde ilişkileri götürme imkanı kalmamıştır. Çünkü diyalog kapısı onlar tarafından kapatılmıştır. Dini hoşgörünün sınırları içine sadece siyasi iradenin icazetini alabilenler alınmıştır. Kuran-ı Kerimi doğru anlayabilmek için onun nasıl bir Kitap olduğunu bilmemiz gerekir. Bunu da onu okuyarak elde edebiliriz. Her şeyden önce onu iyi tanıyabilirsek, onun özelliklerini onu anlamada önemli unsurları ve onu doğru anlamadaki amacı kavrayabiliriz.Bizim yapmamız gereken farklı anlamaları nasıl azaltabileceğimizin bir yolunu bulmaktır. Bunun için Kuran-ı Kerimi iyi tanımak özelliklerini bilmek ve onun ardından doğru anlamak için nelere dikkat etmemiz gerektiğini ortaya koymamız gerekiyor.  I-KURAN-I KERİM'İN ÖZELLİKLERİKuran'ın akla ve duygulara birlikte hitap ettiğini hatırda tutmalıyız. O, kısa, tam, doğrudan, ve hatırlatıcıdır. O, dinleyicisini tercihlerle ve kararlarla karşılaştırır ve onlara dikkatli olmayı ve eyleme geçmeyi ilham eder. Onun dili, insanı derinlemesine etkileyen muhtevası kadar etkilidir. Onun argümanı her zaman okuyucularının anlayabileceği, günlük deneyimleriyle içiçe, ve insanın içinde yankı bulabilecek özelliği sahiptir. Her şeyin ötesinde soyut değil, mantıkidir. Kuran, Anlaşılsın diye indirilmiştir. (Yusuf 12/2)Anlamadan okuyan insanlar Kuran'da kitap yüklü eşeklere benzetilmişlerdir.(Cuma 62/5) "Kuran, düşünmek için kolaylaştırılmıştır. Öğüt alan insanları beklemektedir."(Kamer 54/17, 22, 32, 40) Kuran üzerinde düşünmemek ancak kalplerinde kilit olanların işidir.(Muhammed 47/24) Kuran müminlere dosdoğru yolu gösterir. İyi işler yapanlara müjdeli haberler verir.(İsra 17/9) Kuran'da her türlü misal açıklanmıştır. Ama insan cedelleşmede ileri giden bir varlıktır. Kendilerine doğru yolu gösteren peygamberler geldiği halde, insanları iman etmekten ve günahlarının bağışlanmasını istemekten alıkoyan şey ancak, onlardan öncekilerin sünnetinin (yani belirlenmiş helakın) gelmiş olması veya azabın gözleri önüne dikilmiş olmasıdır."(Kehf 18/54-55) Ebu Derda (ra)rivayet ediyor: " Peygamberimizin (sav) yanındaydık. Göğe baktı ve bir olayı zikrederek dedi ki: "İlim ayrılıp gittiğinde olacak." Ziyad b. Lebid Ensari (ra) sordu: "Biz Kuran'ı okurken, çocuklarımıza öğretirken, onlar da diriliş gününe kadar çocuklarına öğretecekken nasıl olur da ilim bizi bırakır?" Peygamberimiz (sav): "Sana şaşırıyorum Ziyad. Ben seni Medine'de en bilgili adam sanıyordum. Yahudiler ve Hıristiyanlar Tevrat ve İncil bir şey anlamadan okumuyorlar mı?" (Tirmizi hasen garip olarak zikrediyor.) Demek ki Kuran-ı Kerimi anlamadan okursak Ehl-i Kitab'ın durumuna düşer, birtakım kuruntuları din zannederiz. Onların akıbetine uğramamak için Rabbimizin Kitabını iyi tanımalı ve onun canlı şahitleri olmalıyız. . (Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, 2. Bs, Istanbul, 1997, 51) A) KURAN-I KERİM'İN ANLATIM TARZIOkuyucu, Kuran'ı incelemeye başlamadan önce, Onun okunan diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Sıradan kitapların aksine Kuran, edebi bir sıraya göre tertip edilmiş belirli konular hakkında bilgi, fikir ve tartışmaları ele almaz. Bu nedenle Kuran'a yabancı olan kişi, Onunla ilk karşılaştığında, bölümler ve kısımlara ayrılmamış veya farklı yönleri ile ilgili emirlerin düzenli bir şekilde verilmemiş olduğunu görünce şaşkınlığa düşer. Buna mukabil, daha önceden hiç karşılaşmadığı ve onun kitap anlayışına hiç uymayan bir şeyle karşılaşır. Kuran'ın iman ile ilgilendiğini, ahlaki direktifler verdiğini, kanunlar koyduğunu, insanları İslam'a çağırdığını, kafirleri uyardığını, tarihi olaylardan ibret dersleri verdiğini, uyarılarda bulunduğunu, müjde verdiğini ve bunların hepsinin bir ahenk içinde sunduğunu görür. Aynı konu Kuran'da farklı şekillerde tekrar edilir ve görünürde hiç ilgisi olmayan bir konu diğerini takip eder. Bazen hiç görünür bir sebep yokken, bir konunun ortasında başka bir konu anlatılır. Hiçbir yerde bölüm ve konuları ayıran bir işaret yoktur. Tarihsel olaylar anlatılır fakat anlatım tarih kitaplarındaki gibi değildir. Felsefe ve metafizik sorunlar bu konulardaki ders kitaplarından çok farklı bir şekilde ele alınır. İnsandan ve evrenden, tabiat bilimlerindekinden farklı bir dille bahsedilir. Aynı şekilde kültürel, politik, sosyal ve ekonomik problemleri çözmede kendi metodunun izler. Kanunları ve prensipleri sosyologlardan, hukukçulardan ve hakimlerden farklı bir şekilde ele alır. Ahlak, bu konuda yazılan bütün eserlerden farklı bir yolla öğretilir.(Tefhim, I, 13) İşte bu nedenle yabancı bir okuyucu, kendi kitap anlayışına hiç uymayan bu tip şeylerle karşılaştığında şaşkına döner. Kuran'ın, ayetleri arasında hiç ilgi ve bağlantı veya konularında süreklilik bulunmayan bir kitap olduğunu, anlaşılmaz bir şekilde çeşitli konuları ele aldığını veya kelimenin kabul edilen anlamıyla bir kitap olmadığı halde, kitap şeklinde düzenlendiğini düşünmeye başlayabilir. Bunun bir sonucu olarak, Onun düşmanları Kuran'a çok garip iddialarla karşı çıkmakta, Kuran'ın çağdaş izleyicileri ise bu şüphe ve karşı iddiaları çürütmek için garip yöntemler kullanmaktadırlar. Ya kaçış psikolojisi içine düşmekte veya zihinlerini yatıştırmak için garip yorumlara yeltenmektedirler. Bazen de görünürde aralarında ilişki olmayan ayetleri açıklayabilmek için suni anlam bağları kurmakta ve son kaçış olarak Kuran'ın hiçbir düzen ve anlam sırası olmaksızın çok çeşitli konulara değindiği tezini kabul etmektedirler. Sonuç olarak ayetler kendi yerlerinden alınmakta ve anlamda karışıklık ortaya çıkmaktadır. (Tefhim, I, 14) Tüm bunlar, okuyucu, Kuran'ı eşsiz bir kitap olarak kabul etmediğinde ortaya çıkar. Diğer kitapların aksine Kuran başlangıçta ele aldığı konuları ve ulaşmak istediği amaçları liste halinde sunmaz. Açıklama üslup ve usulü de genelde okunan kitaplara benzemez ve herhangi bir kitap düzenini takip etmez. Bunun da ötesinde Kuran, kelimenin genelde anlaşılan anlamıyla bir din kitabı değildir. Bu nedenle, okuyucu sıradan bir kitap beklentisiyle Kuran'a yöneldiğinde, onun olayları sunuş üslubu karşısında şaşkınlığa düşmektedir. Kuran'ın birçok yerinde arka plan tasvir edilmez ve pasajın özel nüzul sebebi olan durum ve olaylara değinmez. Bunların bir sonucu olarak, sıradan okuyucu orada veya burada birkaç parça cevher keşfetse de, Kuran'ın değerli hazinelerinden tam olarak yararlanamamaktadır. Bu kimseler sadece, Kuran'ın eşsiz ve ayırıcı özeliklerini bilmedikleri için bu tür şüphelerin kurbanı olurlar. Kuran'ın tüm sayfalarına yayılmış halde birbirine benzer konulardan oluştuğunu düşünürler ve bunu anlamada zorluk çekerler. Hatta anlamı çok açık olan ayetler bile, onlara anıldıkları çerçeve içinde anlamsız görünür. (Tefhim, I, 14)  Okuyucu, Kuran-ı Kerim'in yeryüzünde kendi türünde bozulmadan kalan tek kitap olduğu, edebi üslubunun tüm diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğu, daha önceden kafasında varolan kitap kavramının, onun Kuran'ı anlamasına yardımcı olamayacağı bilinciyle hareket etmelidir. Bu sayede doğru anlamasına birer engel teşkil eden bu tür zorluklardan kurtulabilir. Mevdudi, okuyucunun, Kuran'ın üslubunun, yazılı metin üslubu olmayıp, bir hitabet biçimi olduğunu dikkate alması gerektiğini söyler. Ona göre, Kuran'ın söz konusu hitabet biçimi, yazıya dökülürken, bu özelliği dikkate alınmaksızın kelime kelime tercüme edilirse, ifadede bir kopukluk meydana gelir. Kuran'ın başlangıçta bir risale şeklinde yayınlanmadığı herkesin malumudur. Kuran İslam davetinin gelişim sürencinde, muhtelif zamanlarda Hz. Peygambere (sav) hemen oracıkta bunları muhataplarına okumuştur. Yazı dili ile konuşma dili arasında çok önemli bir fark vardır. Sözgelimi bir meseleyi yazarak izah edeceksek, önce sorunu ortaya koyar, sonra izah etmeye geçeriz. Oysa hitabette, zaten söz konusu meseleyi ortaya atanlar hazır bulunduğundan, muhaliflerin her dediğini beyan etmeye her zaman gerek duyulmaz. Ancak konuşmacı, sözün gelişi içinde bir cümleyle onların dediklerine değinir. Yazarken başka bir hususa değinilmek istenildiğinde, sözün akışının bozulamaması için, bu husus ara bir cümleyle ele alınır. Fakat konuşmacı ses tonunu kullanarak birçok ara cümleler kullanabilir ve buna rağmen sözün akışında bir kopukluk meydana gelmez. Yine bir konu yazılarak ifade edilecekse, konunu geçtiği ortamı hiç değilse bir iki cümleyle ayrıca aktarmaya gerek duyulur. Oysa konuşma esnasında, ortam ile konuşma doğal olarak bağıntılıdır ve konuşmacı çevreye işaret etmeye gerek duymaksızın konuşsa dahi, konuşmada bir kopukluk ortaya çıkmaz. Konuşmacı, mütekellim(söyleyen) ve muhatap(dinleyen) siygalarını (kalıplarını) birinci ve ikinci tekil kipler sürekli değiştirerek kullanabilir. Konuşma yeteneğine göre, konuşmacı yer ve zaman unsurlarını dikkate alarak, karşısında hazır duran topluluğa, üçünü tekil bazen gaip (orada hazır bulunmayan) siygasıyla, bazen muhatap kalıbıyla, bazen tekil, bazen çoğul olarak, bazen kendi adına, bazen ilahi bir kuvvet adına, bazen ilahi kuvvetin kendisinden naklen konuşabilir. Ve tüm bunlar bir konuşmanın en güzel yönleri olarak takdir toplar. Fakat aynı üslup yazı yazılırken kullanılırsa bir irtibatsızlık, bir kopukluk meydana gelir. Bu nedenle bir konuşma yazıya döküldüğünde okuyucunun o yazıda bir kopukluk hissetmesi doğaldır. Okuyucunun konuşmanın yapıldığı yer ve zamandan uzak olduğu ölçüde, bu kopukluğu daha çok hissedeceği ortadadır. Bu yüzden Arapça bildiği halde birçok kimse, sırf Kuran'ın üslubunu kavramadığı için, Kuran'ın üslubundaki irtibatsızlık ve kopukluktan şikayet etmektedir. Kuran'ın kelimelerini değiştirmek haram olduğundan dolayı, Arapça metindeki kopukluk ancak tefsir ve dipnotlar ile giderilebilmektedir. Dolayısıyla Kuran başka bir dile çevrilirken, konuşma dili de ustalıkla yazı diline aktarılırsa, bu takdirde kopukluğun kolayca giderilmesi mümkün olur. (Tefhim, I, 8-9) Ancak Mevdudi'nin iddia ettiği gibi Kuran'ın hitap oluşu bir yorumdur. Bir baba evde "Bugün Ahmet'in okuluna gidiyorum" dese bu anne tarafından, beyin çocuğu ile ilgilendiği oğul tarafından ise hocaların değerlendirmeleri açısından bir baba tehdidi olarak algılar. Baba her ikisini de kastetmiş olabilir. Yani Kuran'ı salt hitap kabul etmek de farklı anlamaları bitirmez. Anne kendi çerçevesinde çocuk da kendi algılamasında olayı doğru anlamıştır. Rabbimiz bizi de anladığımız kadarıyla sorumlu tutar.Kuran'ın Kitab-ı Meknun'dan alındığını (Vakıa 56/78) ve Kitap oluşunu hesaba kattığımızda onun konuşma üslubuyla yazıldığı anlayışı zaten zayıflamaktadır. Kuran'ın ayetleri muhkemdir. Kuran'ın büyük kısmını açık anlaşılan ayetler oluşturur. Onun anlamamız için kolaylaştırılmış bir kitap olduğunu unutmamalıyız. Zaten okuduğumuz tüm yazılı metinler de açık ifadelere sahip değildir. Bu onların da sözlü hitapları yazıya geçirdikleri anlamına gelmiyor. Kuran'ın hitap olduğunu kabul edersek bir metinden beklenen fikri ve yazınsal iç bütünlükten kurtulmuş oluyoruz. Ancak bu kabul edilse bile yine de konuşma üslubumuz ile Kuran'ın hitap şekli arasında fark var. Biz Kuran'da var olduğu gibi bazen bir konuya bir bazen de birkaç cümle ile değinip geçmiyoruz. Ayrıca Kuran'ın hitap şekliyle geldiği için bazen konu arasına başka bir konunun yerleştirildiğini ve geçildiğini kabul etmek onda siyak yani bağlam aramanın yanlışlığını gösterir ki bu kesinlikle sakıncalıdır. Bu mantıkla hareket edildiğinde beraberinde şu örnekte olduğu gibi bir yanlışa düşülebilir: Ayetin siyakı dikkate alınmadığında ayetin ne hale geldiğine bir örnek verelim. İnsan genel itibarıyla yaşamaya eğilimlidir. Kolay kolay canından geçmez. Ancak Müslüman bir kimse ise, "Allah yolunda öldürmek veya öldürülmek" ile ilgili ayetleri görmezlikten gelemez. Ne var ki, kişinin İslam anlayışı tek yönlü olarak "hoşgörü" ve "uzlaşma" üzerine kuruluysa, bu tür ayetlerin anlamını gevşetebilir. Mesela cihat kavramının Peygamberimiz dönemindeki anlamı nesh edilir. Artık o kalemle yapılmalıdır. Hem ülke içinde harp olmaz! Kardeş kardeşi kırar. İslam buna kesinlikle müsaade etmez! İç savaş çıkarsa birçok Müslüman telef olur. Buna delil bulmak için Müslümanların en önemli kaynağı olan Kuran-ı Kerime başvurulur ve Kuran hevaya uygun olarak kullanılır. Örneğin: "...Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın" ayeti kanıt olarak öne sürülür. Şimdi bu ayeti öncesi ve sonrasıyla birlikte okuyalım: "O halde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnızca Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Ancak vazgeçerlerse, zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir. Saldırmazlık örfünün geçerli olduğu aylarda (haram aylar) size saldıranlara siz de karşılık verin. Zira saldırmazlık örfünün ihlali adil karşılık yasasına tabidir. Böylece, eğer bir kim size saldırıda bulunursa, siz de onun saldırdığı gibi saldırın. Ancak Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve Allah'ın, kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyanların yanında olduğunu bilin. Ve Allah yolunda harcayın kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve iyilik yanmaya azimle devam edin. Unutmayın ki, Allah iyilik yapanları sever"(Bakara 2193-195) Görüldüğü gibi sinmişliğe, pasifliğe, sığınmacılığa delil getirilen ayetin öncesinde hiçbir cezalandırılma korkusu duymadan Allah'a ibadet edilinceye ve hiç kimse başka bir insana korku ile boyun eğmek zorunda kalmayıncaya kadar savaş emredilmektedir. Yani müminler kendilerine saldırı yapıldığında topluca karşı koymalıdırlar. Cihadın, Allah yolunda savaşanların yiyecek, binek ve silâh gibi ihtiyaçlarını karşılayacak kendine özgü gerekleri vardır. Bunun için can ile cihadın yanında mal ile cihat da zorunludur. Allah yolunda mal harcamak emrinin hemen ardından, insanın kendini kendi eliyle tehlikeye atmaması emri gelmiştir. Kendini tehlikeye atmama konusu ferdi planda da, cemaat palanında da geçerli bir olgudur. Tabii ki bu da Allah tarafından kendini ve şehit olmak gibi bir bağlayıcı emrin bulunmadığı durumlar için söz konusudur. Kendini kendi eliyle tehlikeye atmak, olsa olsa ferdin veya cemaatin, makul hazırlıklar veya gerçekleştirilmesi hikmetle planlanmamış büyük hedefler olmaksızın düşmanlarla savaşa girişmesidir. Yoksa bu ayette zulme "birlik ve beraberlik" adına ses çıkarmamak ve "evet efendim, evet paşam" cı tavırlar takınmak, kafirlere karşı pasif tutum içinde olmak ve onlara boyun eğerek zilleti kabullenmek şeklindeki pasif tutuma delil alınacak bir işaret yoktur. Kendini eliyle tehlikeye atmak, mal ve can ile cihat etmekten kaçınmaktır. (Murat KAYACAN, "Ayetleri Anlamada Siyak ve Sibakın Önemi", Haksöz Derg., İst., 1997, S. 80, 47-48) Kuran, İslam davetinin başlangıcı ile aynı anda nazil olmaya başladı ve bu yirmi üç yıl sürdü. Kuran'ın çeşitli bölümleri, İslam davetinin çeşitli merhalelerindeki çeşitli ihtiyaçlara göre nazil oldu. Bu nedenle böyle bir kitapta, diğer sıradan kitaplar ve din kitaplarındaki gibi bir üslup bütünlüğü ve ayniliği aranmamalıdır. Kuran'ın çeşitli bölümlerinin indirildiği dönemde küçük risaleler halinde yayınlanmak üzere değil, ihtiyaca göre apaçık hitabeler şeklinde sunulmak üzere gönderilmiş olduğu ve bu amaca uygun bir şekilde yayıldığı da unutulmamalıdır. Bu nedenle, Kuran'ın, kaleme alınmış bir eserin üslubuna sahip olmaması normaldir. Ayrıca, bu hitaplar bir profesörün verdiği derslerin mahiyetinden de farklı olduğu için doğal olarak üslubu da bu tür derslerden farklıdır. Hz. Peygambere (sav) çok özel bir görev verilmişti. O hem akla hem de duygulara hitap etmek zorundaydı. O, görevi sırasında farklı farklı kafa yapısına sahip birçok insanla ilgilenmek, birçok farklı ortama uymak ve çok çeşitli deneyimler yaşamak zorundaydı. Böyle bir kimse, bir mesajı yaymak ve harekete öncülük etmek için gereken her şeyi yapmalıdır. O, kurulu bir düşünce düzenini değiştirmek için, insanlara, mesajının farklı yönlerini sunmak ve düşmanlarının güçlerine karşı koymak için duyguları da uyandırmak durumundadır. O aynı zamanda, kendisine uyanları düzenleyip eğitmeli, onları teşvik edip cesaretlendirmeli, karşı çıkanların iddialarına cevap vermeli, ahlaki zaaflarını onlara göstermelidir. Bu yüzden Kuran'ın bölümlerinde, bilinen kitaplardaki veya okul derslerindeki üslubu aramak yanlış olur. (Tefhim, I, 20) Mevdudi, Allah rahmet eylesin Kuran-ı Kerimi anlamak çok zormuş gibi bir hava veriyor. Ancak Kuran-ı Kerimi anlamak o kadar da zor değildir. Yani anlamı elde etmek müfessirler sayesinde değildir. Örneğin Yahudiler için Talmud tefsiri bizde hadisin karşılığıdır. Yani bize hadis ne ifade ediyorsa, onlar için de o tefsir onu ifade etmektedir. Bir de Kuran-ı Kerim'in ayetlerinin birbirinden kopuk olduğu iddiası istisnai durumlar hariç yaygın olarak dile getirilen bir mesele değildir.  Bu durum aynı zamanda bazı hususların tekrar tekrar ele alınışını da açıklar. Bir hareket ve bir davet, belirli bir safhada sadece gerekli olan şeylerin sunulması ve gelecek safhalarla ilgili hiçbir şey söylenmemesini gerektirir. Bir safha, aylarca veya yıllarca sürse bile hareket bu safhada kaldıkça aynı şeylerin tekrar tekrar vurgulanmasının nedeni işte budur. Elbette bunlar tekdüze olmamaları için farklı kelimeler ve çarpıcı olmaları için güzel ve zarif bir dille süslenmişlerdir. Bunun yanı sıra hareketi her safhada güçlü kılabilmek ini, uygun yerlerde temel inanç ilkelerine dikkat çeker: Allah'ın birliği, Onun sıfatları, ahiret ve hesaba çekilme, ceza ve mükafat, peygamberlik, kitaplara iman vs.. Bütün sureler ibadeti, sabrı, sebatı, Allah'a inanıp güvenmeyi öğretirler. Çünkü bu hususlar hareketin hiçbir safhasında gözden uzak tutulamaz. Eğer bu temellerden biri herhangi bir safhada, hatta en son safhada zayıflasaydı, İslami hareket gerçek anlamıyla bir ilerleme kaydedemezdi. (Tefhim, I, 20) Murat KAYACAN - 1999


  İlk yorumu yazmak istermisiniz
RSS Yorumları

Yorum Yaz
  • Lütfen yazı ile ilgili yorum yapın.
İsim:
E-Posta
Başlık:
Yorum:



Ek yorumların e-mail yolu ile bildirilmesini istiyorum

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.1

 
< Önceki   Sonraki >
© 2012 Murat KAYACAN
Joomla! is Free Software released under the GNU/GPL License.