|
B) EVRENSELLİK Herkes, Kuran'ın tüm insanlığı hidayete ulaştırmakla görevli olduğu iddiası taşıdığını bilir. Fakat Kuran, okunduğunda, Onun nazil olduğu dönemdeki Arap toplumuna hitap ettiği görülür. Bazı yerlerde diğer insanlara ve genelde tüm insanlığa hitap ediyorsa da çoğunlukla Arapların ilgisini çeken ve onların çevresiyle, tarihiyle ve gelenekleriyle ilgili konular ele alır.
Bu tabii olarak şöyle bir soruya neden olur: Tüm insanlığın hidayeti için indirilmiş olmasına rağmen, Kuran, nazil olduğu dönemin yerel ve ulusal unsurlarına neden bu kadar çok yer verir? Bunda Müslüman olmayanların Kuran'ı on dört yüzyıl öncesine ait çölden gelen tarihi bir kitap olarak görmeleri etkili oluyor. (The Amazing Qur'an by Gary Miller, Holy Qur'an Resources on the Internet)Yani onlara göre bu kitap ancak çöl hayatından bahseder. Ancak Kuran ne indiği tarihten bahsediyor ne de çöl hayatının özelliklerini bize anlatıyor. Bunun hikmetini anlamayan kimseler, şöyle bir iddiaya koyulurlar: Kuran, gerçekte o dönemin Araplarını ıslah etme amacıyla indirilmişti. Fakat sonraları, nasıl olduysa, Onun bütün insanlık ve bütün zamanları için indirildiği iddia edilmeye başlandı. (Tefhim, I, 25) Mevdudi, soruya neden teşkil eden gerçek diye takdim ettiği şeyin aslında temelleri zayıftır. Rabbimizin Araplara yönelik bir kitap indirmesinin ki Kuran'da "ey Araplar" şeklinde bir hitap söz konusu değildir- sorulara neden olduğunu ileri sürüyor. Ancak bu varsayım kaç ayetle temellendirilebilir? Birkaç konu nasıl Kuran'ın tümüne şamil kılınabilir? Ayrıca Kuran'ın dörtte birini oluşturan kıssalar onun sadece Arap toplumundan bahsetmediğini açıkça göstermektedir. Tabi Mevdudi Kuran'da sadece ve sadece Arap topulumun ilgilendiren ayetler değil, onların şahsında bütün insanları ilgilendiren hitapların olduğunu söylüyor ama ben bunun da fazla iddialı olduğunu söylüyorum. Devamla Mevdudi, eğer Kuran'ın Araplara hitap ettiğini söyleyen kişi, sadece karşı çıkmış olmak için karşı çıkmıyor ve meselenin aslını öğrenmek istiyorsa, ona Kuran'ı okumasını ve bu şüpheye neden olan noktaları işaretlemesini tavsiye ederim diyor. O kişi, daha sonra orada, sadece o dönemin Araplarını kasteden herhangi bir fikir, ilke veya görüş varsa onları belirlemelidir. Evrensel uygulamaya uygun olmayan ve sadece o dönem Arapları için geçerli olan ahlaki prensip, kanun veya düzenlemeleri belirli bir topluluğun şirk dolu inançların reddedip kötü geleneklerini ortadan kaldırması ve Allah'ın birliği ile ilgili burhanları (kesin deliller) onların çevresindeki nesnelere dayandırması, bu davetin sadece yerel ve geçici olduğu fikrine bir destek teşkil etmez. Meseleyi yakından incelemeli ve Kuran'ın Arabistan'ın putperest halkı için söylediklerinin, her zaman ve her yerde kullanıp kullanamayacağımıza kara vermeliyiz. Eğer bu sorulara verilen cevap olumlu ise, o zaman böyle evrensel bir vahyin belli bir dönemde belli bir topululuğa hitap ettiğinden ötürü, yerel veya geçici olarak kabul edilmesi için hiçbir sebep yoktur. Dünyada, başından sonuna kadar hiçbir somut örneğe ve özel duruma yer vermeksizin her şeyi soyut planda bir hayat tarzı ve modeli kurmak imkansızdır. Bunun farzı muhal mümkün olduğunu kabul etsek bile böyle bir sistem daima kağıt üstünde bir teori olarak kalır ve hiçbir zaman pratiğe yansımaz. (Tefhim, I, 25) Bunun yanı sıra sonunda uluslararası plana yansıyacak olan bir ideolojik hareketin daha işin başında uluslararası bir seviyeden başlaması ne gerekli ne de yararlı olur. Ayrıca İslami Hareketin tarihi Hz. Muhammed ile başlamıyor. Onun Arap toplumu ile sınırlamak nasıl mümkün olur? Peygamberimiz bir türedi değil, varolan tevhidi geleneğin bir devamıdır. Bu İslami mücadelenin zaman ve mekan ile sınırlı olmadığını göstermez mi? Buna başlamanın en doğru yolu, hareketi, doğduğu ülkede başlatmak ve istenilen hayat nizamının temelini oluşturacak olan ana ilkeleri ve öğretileri, sunmak olmalıdır. Daha sonra hareketin temsilcileri, bu ilke ve öğretileri, ortak dil, alışkanlık ve geleneklere sahip oldukları insanların kafalarına işlemelidirler. İşte önce bu ilkeleri, kendi ülkelerinde uygulamalı, mutlu ve başarılı bir hayat sistemi sergileyerek bu ilkelerin değerini ispat etmelidirler. Tabii olarak bu, diğer ulusları etkileyecek ve onlardan akıllı olanlar, bu hareketi kavrayıp, kendi ülkelerinde de başlatacaklardır. O halde belirli bir ideolojik sistem, sadece ilk önce belirli bir topluma sunulduğu ve belirli bir topluluğa hitap ettiği için ulusal olamaz. Bu vesileyle belirtelim ki, ulusal bir sistemi uluslararası olanından ve süreli bir sistemi geçici olandan ayıran nokta şudur: Ulusal bir sistem, ya diğer uluslardan üstün olduğunu iddia eder ve bu üstünlüğü sağlamaya çalışır ya da özellikleri nedeniyle başka uluslara uygulanamayan ilke ve öğretiler sunar. Diğer taraftan uluslararası bir sistem, tüm insanlara eşit statü ve hak verir. Ayrıca, her yer ve zamanda uygulanabilecek ilkeler ortaya koyar. Oysa, geçici bir sistemin ilkeleri, belli bir zaman sonra uygulanamaz hale gelir. Sürekli bir sistemin ilkeleri ise her dönemde uygulanmaya müsaittir. Kuran'ı yukarıda belirtilen noktalar ışığında inceleyen kimse, Onun öğretilerinin evrensellik özelliğine sahip olduğu sonucuna varacaktır. (Tefhim, I, 26) Ey Araplar değil de ey müminler, ey kafirler şeklinde hitaplar kullanılması da bunu göstermiyor mu? Kuran-ı Kerim herkes için aynı şeyi söyleseydi dünyada bu kadar kabul görmezdi. İyi bir kitap hem mürekkep yalamış, gazete yemiş birisine hem de bir çobana hem de bir filozofa hitab edebilmelidir. Zaten Kuran bütün insanlara gönderilmiş bir kitaptır. Tüm insanlarca anlaşılabilir bir mesaj sunabilmek için Kuran herkes tarafından anlaşılan bir uslup ile konuşmalıydı. Bu sayede İslam, Çin, Güney ve Doğu Asya'dan Afrika ve Avrupa'ya kadar yayılmıştır. Bu insanlar farklı diller kullanıyorlar. Tabi bundan sadece organ olarak dillerini değil kalp ve zihin dillerini de kastediyorum. Kuran kendi ifade biçimiyle tümüne hitap edebilmiştir. Buna bir örnek verecek olursak Kuran-ı Kerim Hz. İbrahim kıssasında onun güneşe, aya ve yıldızlara battıkları yani var olan bir belirlenime göre hareket ettikleri için onlara ibadetin mümkün olamayacağını söylediği zikredilir. Anlatılan bu olay ilah bir şeye tabi olan olamaz. Güneş, ay ya da yıldızlar doğup batmaları konusunda irade sahip olmadıkları için ilah olmaya layık değildirler şeklinde de anlatılabilirdi. Ancak bu sefer de bu köşeli hitaplar filozof olmayan büyük çoğunluğu sıkar ve okumak istemezlerdi. Kuran-ı Kerim'in dili sıradan insanların anlayabileceği düzeydedir. Günlük dilde kullanılan kelimeleri seçer. O, felsefenin, bilimin, mantığın ya da herhangi bir diğer disiplinin teknik, akademik dilini kullanmaz. Ama kelimelerin eski anlamlarına yenilerini ekler. Kuran tezlerini insanın günlük tabiat, tarih ve kendi tecrübeleri üzerine kurar. Kuran-ı Kerimi anlama çabasında bu gerçeğe dikkat etmeliyiz. Bu özelliği sayesinde Kuran-ı Kerim okuma programları ilkokul seviyesinden üniversite seviyesine uygun bir şekilde ayarlanabilir. Çocuklar Peygamberlerin tevhid mücadelesini iyi kötü mücadelesi seviyesinde algılarken, üniversite seviyesinde tevhidi mücadelenin karşılaştığı zorluklar, müminlerin iç ilişkileri, olumsuz insanlar ile ilişkileri ve yaratıcı ile ilişkilerini görebilir.Kuran'ın evrenselliğine yapılan itirazlarda nüzul sebebinin fazlaca vurgulanması da neden olmuştur. Bazı yazarlara göre, nüzul sebeplerini bilmeksizin Kuran'daki birçok konu tam anlamıyla kavranamaz. belirli bir konuyu açıklığa kavuşturan sosyal, tarihsel veya diğer şartlar bilinmelidir. Çünkü Kuran'ın tümü bir anda bütün bir kitap olarak inmemiştir. Allah, daha tebliğ görevinin başında yaymak ve insanları belirli bir hayat nizamına çağırmak üzere Hz. Muhammed'e (sav) Kuran'ın bir kopyasını da vermemiştir. Bunun yanı sıra Kuran, ana fikir etrafında mantıksal bir düzen içinde genişletmekten ibaret olan sıradan edebi bir eser değildir. Zaten bu böyle bir eserin üslubuna da uymaz. Kuran, Allah'ın emri ile Allah'ın Resulü tarafından başlatılan İslami hareketin tebliğine uygun olan kendine özgü bir üslup kullanır. bu nedenle Allah, Kuran'ı çeşitli safhalarda, İslami hareketin gereklerine göre parça parça indirmiştir. (Tefhim, I, 17) Kuran ayetleri, hakkında indikleri olaylara ve şahıslara özgü değildir. Onlarla sınırlandırılamaz. Çünkü ayetin nüzul şartları olayın başlangıç noktasında öte bir anlam ifade etmez. Zira bu, düşüncenin ilk harekete geçtiği olaydır. Bütün gelişmeleri sınırlama ve hepsini kapsamına almaktan uzaktır. Bu nedenle Kuran ayetleri yer ve zamana paralel biçimde her alanda genişlemiş ve her tarafa uzamıştır. Ayetler, bu ilk örnek vasıtası ile düşünceye ve kavramlara en geniş anlamda kaynaklık edebilmiştir. İşte Kuran ayetlerinin bu özel sebeplerle ve belli şartlarla dondurulmamış olması bu ayetlerin ilk Müslüman nesle verdiklerini bize de verme olanağı sağlamıştır. Kuran, ilk Müslüman neslin samimiyetine, bağlılığına, özgür iradelerine, onların sapıklıklara meydan okuyuşlarına, teorik ve pratik olarak özgürlüğü elde etmek için bütün güçlerini kullanmalarına ışık tuttuğu gibi, bugün bizim küfre, şirke, zulme ve azgınlığa karşı koymamızda da bizimle beraber yaşadığını, yaşaması gerektiğini rahatlıkla anlayabiliriz. (Min Vahy'il Kuran, I, 21) Nüzul sebebi diye aktarılan bazı haberler ayeti bazen sınırlamakta, hatta anlamsız hale getirmektedir. Bakara suresindeki: "Sana hilalleri soruyorlar. De ki: 'Onlar, haccın ve insanların (öteki faaliyetlerinin) vakitlerini gösterir. Öte yandan erdemlilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama gerçek erdem sahibi, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki gerçek mutluluğa erişebilesiniz." (2/189)ayetinin tefsirinde birtakım nüzul sebepleri zikredilir. Bu rivayetlerden bazılarına göre yolculuğa niyetlenip de çıkamayanlar ya da yolculuğa çıkıp geri dönenler böyle davranırlardı. Bu davranışı da bir hayır olarak telakki ederlerdi. Bunun üzerine ayetin ikinci kısmı indirildi ve böylece onlara bu davranışlarında bir hayır olmadığı anlatıldı.(Ibnu Kesir, I, 326-327) Müfessir bunu uzun uzadıya anlatıyor ve ayetin tefsirini bunlarla bitiriyorsa okuyucunun zihninde bu nüzul sebeplerinden başka bir şey canlanmaz. "Demek ki o dönem insanları böyle davranıyorlarmış" der, bu anlamsız davranışlarına güler geçer. Bu haliyle ayetin tefsiri tamamen tarihseldir. . (Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, 2. Bs, Istanbul, 1997, 336) Allah razı olsun Fahreddin er-Razi bu ayet ile ilgili nüzul sebepleri diye nakledilen haberleri veriyor. Ancak bunların hiçbirinin ayetin anlamıyla örtüşmediğini söylüyor. "Evlere kapılarından" girmenin meşhur bir kinaye olmasından hareketle "arkalarından evlere girmenin" Resulullah (sav)'a onun bilgi alanı dışında sormanın kastedildiğini söylüyor. İnsanların Kitaplarını arkalarına atmaları (Al-i İmran 3/187; Hud 11/92) zaten Kuran-ı Kerim'in kullandığı hitaplar içerisinde yer almaktadır. Razi Rabbimizin bu kinaye ile anlattığı olayı gerçekten evlere arkalarından girmek olarak anlamanın Allah'ın kelamını kötü bir tertibe götürmüş olduğunu ve onun ise bundan münezzeh olduğunu söylüyor. (Razi, Tefsir-i Kebir, 11 cilt, 2 bs., Beyrut, Darû İhyaî Turâs’il Arab, 1997, II, 286)Ancak ayette bir Peygambere ayın geçirdiği evreler soruluyor. Kuşkusuz peygamberin görevi, insanlara evrendeki kozmik olaylarla ilgili bilgi vermek değildir. Onun görevi, hidayet konularıdır. İnanç, ibadet, ahlak ve toplumsal kurum ve ilişkiler konusunda rehberlik etmektir. Nitekim soru, ayın geçirdiği evrelerin nedenleriyle ilgili olduğu halde, ayın geçirdiği bu evrelerin dini ibadetlerle ilgisi cevapta anlatılmaktadır. Kozmik olayların izahını dinde aramak, evlere kapıla dururken arka duvardan giremeye benzer. . (Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, 2. Bs, Istanbul, 1997, 337) Müfessirler arasında "Nüzul sebebinin hususiliği hükmün umumiliğine engel değildir" diyenler olmuştur. Ancak bu sözün söylenmiş olması yeterli değildir. Müfessirin, hükmün umumiliğine dikkati çekmesi ve ayetin, müfessirin, yaşadığı çağın olaylarıyla ilgisini belirtmesi gerekir. Kuran-ı Kerim'in toplumsal hayatla bağlarının kopma nedenlerinden biri de müfessirlerin tefsirlerini güncelleştirememeleridir. . (Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, 2. Bs, Istanbul, 1997, 338)Nüzul sebebinin gerekliliği konusu çok ötelere taşındığında bazı problemler de çıkmaktadır. Mesela Mısır'lı Hasan Hanefi bu konuda şöyle diyor: "Ayetlerin nüzul sebepleri ayetlerin indirilmelerinin zorunlu şartıdır. Ayetler ancak o olaylara bağlı olarak geçerli olabilir. Buna göre mesela Kuran'ın Arapça olması ile ilk muhataplarının Arapça konuşuyor olmaları arasındaki alaka, vahyin muhtevası içinde yaşadıkları şartlarla alakalıdır. Eğer şartlar başka olsaydı (mesela insanlar Arapça konuşuyor olmasalardı, Kuran Arapça olmayacaktı, eğer müşrik olmasalardı, tevhit bu kadar vurgulanmayacaktı, eğer içki içilmeseydi veya içki konusunda mutedil davranılsaydı içkinin içilmesi haram olmayacaktı vs) bugün elimizde başka bir Kuran olacaktı. (Tahsin Güngör, "Dil; Kavrayış ve Davranış", Kuran Sempozyumu, Ank., 1997, 148) Görüldüğü gibi, nüzul sebepleri fayda düzeyinden gereklilik düzeyine çıkınca ayetleri o döneme hapsetme tehlikesi de gündeme geliyor. Ayetlerin büyük bir kısmının herhangi bir olay olmaksızın indiği olmuş olmaları, onların olaylar tarafından değil, olayların onlar tarafından tayin edildiği anlamına gelmektedir ki, bu durum vahyin mevcut karşısındaki aktif konumun ifade etmesi açısından oldukça önemlidir. Bu durum,. Vahyin bizzat kendisinin kendisine bir geçerlilik alanı hazırladığı anlamına gelmektedir. Diğer taraftan bazı soruların olması ve bazı ayetlerin o sorulara cevap olarak denk düşmesi ve doğrudan o sorunun cevabı olması, cevabın sadece o sorunun cevabı olması anlamına gelmez. Misal olarak gerçeği saklamak isteyen birisine söylenen veya yalan söyleme eğilimi görülen birisine veya yalan söylemenin hükmünü öğrenmek isteyen birisine söylenen "yalan söyleme, çünkü yalan kötüdür" ifadesi, her ne kadar bir vesileyle söylenmiş olsa bile, genel geçer bir doğruyu ifade etmektedir. Kaldı ki Kuran, bir dönemde yaşayan sınırları belli bir insan grubunun mevcut sorunlarını halletmek amacıyla gönderilmiş bir vahiy değil, insan cinsine gönderilmiş ve gönderilmesiyle de insanlara sadece çözümler değil, meseleler de yüklemiş, yani onlara teklif getirmiştir.( Tahsin Güngör, "Dil; Kavrayış ve Davranış", Kuran Sempozyumu, Ank., 1997, 149-150) C) KURAN HİDAYET ARAYANLARA DOSDOĞRU YOLU GÖSTERİRKuran bir yol göstericidir, bir klavuzdur. Ama bizzat Kuran'ın da dediği gibi, herkese değil, Allah'tan korkup sakınan, gaybe iman eden, namazı kılıp zekatını verenlere, gerisine ne söyler? Kuşkusuz buna göre onlara yol göstermez. Demek ki metnin kendisi her zaman herkese bir ve aynı şeyi söylemiyor. Kılavuzluk özelliğini kabul etmeyenlerin kılavuzla ilişkileri, kılavuza bakışları, ontolojik olarak farklı bir varlık alanına ait olacaktır. (Aktay, a.m., 229)Celaleddin Rumi'nin anlattığı fil hikayesinde körler fili tutuyorlar. Her biri farklı tanımlar getiriyor. Hortumunu tutan yumuşak, ayaklarını tutan sert bir hayvan olarak tanımlıyor. Şimdi biz de Kuran ilimlerinin tümünü ve Kuran'ın bütün özelliklerini bilmiyoruz o halde okuyarak hidayet bulmaya çalışmayalım mı? Hayır Kuran hakkında ne kadar haberimiz olursa o kadar kardır. Hiç bilgi sahibi olmamaktansa az bilgi elde etmek iyidir. Yarım hoca dinden ediyorsa dinden bu kadar da haberi olmayan insan ne yapar? Mesela Amerika'da Cemil Wilkes, Mehdi Abdurrahman gibi Müslüman basketbolcuların bağıl olduğu bir tarikat var. Bu tarikatın üyeleri birbirleriyle karşılaştıkları zaman bismillah diyorlar. Namaz kılacakları zaman da beş vakit gusül alıyorlar. İslami coğrafyada bu tür bir yanlışa düşülmemesi var olan yarım hocaların topluma kazandırdıkları değil midir? Yanlış anlaşılmasın yarım hocaları kutsadığım falan yok. Ancak öğrenme sürecinde biraz müsamahakar olalım. İnsanları öğrenmeye yaşamaya teşvik edelim. İlk İslam toplumu da birden değil 23 yıllık süreçte kemale giden bir yolculuğa çıkmıştır."Sakınırsanız, Allah size doğruyu yanlıştan ayırma özelliği var"(Enfal 8/29) diyor Rabbimiz. Hidayet bulmamız için onu okumalı, onun canlı örnekleri olmalıyız.Fakat dosdoğru yola ulaşmak gibi bir niyetimiz yoksa, zaten diğer insanları da dosdoğru yola çağırmak gibi bir vazifemiz kalmamış demektir. Sözgelimi S. Hüseyin Nasr, Hıristiyan akaidindeki baba ve oğul tanrı anlayışı hakkında şunları söylüyor: "Bu inancı (her ne kadar tarihi dökümanlar desteklemese dahi) Tanrı'ının Hıristiyanlar için (Müslümanlar için değil) murad ettiğine inanıyorum. Fakat hadise şudur: Bana göre vahyin çeşitli yorum ihtimalleri bu şekilde yorumlanmasına imkan vermektedir. Hz. İsa'yı Tanrı'nın oğlu olarak temsil eden yorum "Mesih"in tek geçerli yorumu değildir. Bu yorum Tanrı iradesinin, Hakk'ın tezahürlerinin yalnızbir cihetini temsil etmektedir. Eğer bir kimse, "bu binlerce yıl inanılan korkunç bir hatadır" derse, işte ben bunu kabul edemem" "...Mesih'in (Hz. İsa) bu dünyadaki hakikatini anlamayı, onun yalnızbir tarzda anlaşılmasına münhasır kılamayız. Dolayısıyla Mesih'in İslam ve Hırisityanlıktaki iki değişik tasvirinin ikisi de doğrudur.....birbiriyle çelişik olmalarına rağmen..(Fethi Kılınç, "Kuran'ı Çok Anlamlı Okuma Sorunu", Haksöz Derg, İst, 1998, S. 93, 29)Devamı varMurat KAYACAN - 1999
|
- Lütfen yazı ile ilgili yorum yapın.
|
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.1 |