Hz. Peygamber (s)’i bir fatih olarak da ele alan Hamidullah, onun bu sıfatla yaptığı savaşlarda hem Müslümanlardan hem de gayr-ı Müslimlerden toplam kaybın birkaç yüz kişiyi geçmediğini, Veda Haccı’nda ise yaklaşık yüz elli bin kişinin toplandığını ifade ederek onun gönüllere hitap eden yönünü ön plana çıkarmaktadır. Gerçekten de haccın her sene yapılması gibi bir farzın söz konusu olmadığını hesaba katarsak, yirmi üç yıllık risaletin sona erdiği dönemlerde iman edenlerin sayısının Veda Haccı’na katılanlardan çok daha fazla olduğunu söylemek mümkündür.
Yazarın verdiği bilgilere göre, o dönemde Hindu Panteon-mabetlerinde dört yüz milyon kadar tanrı bulunmaktaydı. Demek ki o dönemde şirk, Mekke cahiliyesinden uzak bölgelerde de oldukça yaygınlaşmış durumdaydı.
Hz. Muhammed (s)’in ne Avrupa ne de Katoliklik hakkında bilgisi olmadığını söyleyen yazar, ancak onun Suriye’deki İncil metnine bağlı Araplarla temas sonucu Hıristiyanlıkla ilgili bir malumata sahip olabileceği ihtimalinden söz etmekte. Zaten Hz. Peygamber (s)’in ümmiliğini de hiçbir şeyden haberi olmayan ve merak da etmeyen kimse olarak düşünmemek gerekir.
Mekke, Tâ’if ve Medine şehir-devletleri üçgeninde, vatandaşlarla sonradan o şehrin yurttaşı olan yabancılar arasında eşitlik ilkesine dayalı bir tür demokrasi olduğuna işaret eden yazar orada ne alt ne de üst bir sınıfın olduğunu söylemektedir. Burada bir başkan da “primus inter pares” (eşitler arasında birinci) idi; renk ve ırk gibi engeller de bilinmiyordu. Uluslararası toplumda ne bir önemleri ne de bir etkileri olduğu için de, başkalarına karşı eşitlik ilkesi doğrultusunda davranmak konusunda daha rahattılar. Araplar kendilerinin “gökyüzünün oğulları”, “Allah’ın seçkinleri” ya da yaratılışları gereği hiçbir zaman kendilerinin efendi, insanlığın geri kalan bölümünün ise köle olarak yaratıldığı düşüncesine kapılmadılar. Aksine onlar bireysel değer ve yeteneklere inanıyorlardı. Görüldüğü kadarıyla bu üç şehirdeki yönetim Avrupa Birliği’ndeki eş başkanlık sistemine benzemektedir.
Hamidullah’a göre Arapça’nın bir özelliği de, yüzyıllar boyunca değişime ihtiyaç duymamış olmasıdır: Bin beş yüz yıl öncesinin düzyazı ve şiiri, ne dilbilgisi, ne kelime hazinesi ne de imlâ bakımından, çağdaş Arap nesri ve şiirinden farklıdır. Tunus, Şam, Kahire ya da Bağdat’tan yapılan bir radyo yayınının dili, Muhammed (s)’in kendi dönemindeki insanlara hitap ettiği dille aynıdır. Şiir için de durum farklı değildir. Muhammed (s)’in öğrettikleri, onun ilk muhatapları için olduğu kadar günümüzde Arapça konuşanlar için de açık ve anlaşılır şeylerdir. Hamidullah’ın bu sözlerinden yola çıkarak diyebiliriz ki, “Kur'an Arapçası öğreniyorum.” diye “ayrı” bir Arapça öğrenmek söz konusu değildir. Sözgelimi, el-Cezire’yi takip eden ve söylenenleri anlamaya çalışan kimseler rahatlıkla Kur'an’ı da anlayabilirler.
11 Eylül 2008 (Memleket gazetesi)