|
Müminler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederler. (Asr Suresi) Türkiye’de Müslümanca düşünme üzerine belli bir role sahip Umran Dergisi’nin Ağustos 2009 sayısında, günümüz Müslümanların sorunlarına çare arayan değerli araştırmacı Mustafa Tekin’in “Özne, Tarih ve İnsan” adlı bir makalesi yayınlandı. Tekin’in yazısı tarihte özne olmanın önemine ve İslâm toplumlarının karşısına dikilen medeniyetlerle hesaplaşmasına, ilmi, siyasal, sosyal ve kültürel yüzleşmesine dikkat çeken önemli vurgular mevcut. Ancak bu vurgulardan bir kısmı palyatif, tepkici, reaksiyoner vb. ifadelerle dışarıda tutulmakta. Yazıda ayrıca iktidarın kendisini metafizikleştirmesi, eleştirilemez pozisyona gelmesi şeklindeki yanlışlara da dikkat çekilmekte.
Tekin yazısında, Danimarka’da Hz. Muhammed (s)’e hakaret içerikli karikatürlerin yayınlanmasına verilen tepkileri, asil bulduğu “yüzleşme/hesaplaşma” türünden tavırlara, çabalara dahil etmemekte. Halbuki Müslümanların Hz. Peygamber (s)’i sahiplenmelerinin bir yolu da ona karşı yapılan çirkinliği protesto etmek değil mi? Tekin’in, karikatürlerin yayınlanmasının ardından medyada yer alan yüzü maskeli silahlı kişi görüntülerine tepki gösterdiğini bilseydik o zaman sorun yoktu. Zira salt Hz. Muhammed (s)’e hakaretin cezası ölüm değildir. Büyük düşünmek adına Müslümanların oturup, sadece medeniyetler/kültürler bazında yorumlar yapmaları, çirkinliği durdurmaya yeter mi? Fiili tepki verilmiyorsa bile, verenlere sahip çıkılmalı, onlar için dua edilmeli değil mi? Yazarın da eleştirdiği “Mesiyanik beklentileri” dışarıda bıraktığı rahatlıkla söylenebilecek bu tepkiler niçin “kötülüğü nehiy” ve özne olma kapsamında görülmesin? Bu bağlamda, Rasulullah (s)’ın risalet öncesi dönemde üyesi olmaktan gurur duyduğu Hılfü’l-fudûl’un zulme tepki ve haksızlığı ortadan kaldırma amaçlı bir yapı olduğu gerçeğini hatırla(t)makta fayda var. Osmanlı’da bir dönem gösterilen reaksiyoner tavırları “anlaşılabilir” bulan yazarın tavrına paralel olarak, bizim de Hz. Peygamber (s)’e hakaret içerikli karikatürlere verilen tepkileri makul görmemiz pekâlâ mümkündür. “Kur'an’da “Müşrikler, kâfirler, zalimler, müstekbirler dediler ki..” türü ifadeler karşısında Rasulullah (s)’a “De ki..” emrinin verilmesinin ardından bu demenin salt entelektüel yüzleşme/hesaplaşma ile sınırlı düşünmek herhalde doğru olmaz. Yazar Hz. Peygamber (s)’in vefatını müteakip coğrafi genişlemelere paralel giden kültürel genişlemenin, İslâm dünyasını çok farklı kültür, din ve daha üst düzeyde medeniyetlerle yüz yüze getirdiği kanaatindedir ve ona göre bu, bir açıdan da İslâm’ın medeniyetleşme sürecidir. Halbuki bu süreç belki de tepki vermenin en üst sınırı olan savaşları da içermektedir. Bu savaşlar zulme tepki sonucu yapılmadıysa o zaman haksız yere yapıldığını söylemek gerekmez mi? Bu noktada Tekin, Bizans’ın yıkılışının, Endülüs ve Avrupa’ya kadar alınan yolun, İslâm dünyasının “öncülleri”nin tarihte emin adımlarla yol alışının bir sonucu olduğunu söylemektedir. Fakat yazıda sonuca giden yolda cihadın/kıtalin rolünün ne olduğu belirtilmemektedir. Bir de söz konusu emin adımlar atılmadan önce elimizde o dönemdeki Müslümanların çok zengin tartışmalar yaptıklarına ve bunun ardından Avrupa’ya kadar gittiklerine dair bilgiler mevcut mudur? Tekin önemli olanın, kendi öncüllerinden hareket eden Müslümanların önüne çıkan bir kültürün, medeniyetin öncülleriyle yüzleşmesi ve bu sayede İslâm dünyasının tarih dışı bir felsefe ve efsane olarak kalmaması olduğunu söylemektedir. Ona göre, günümüzde önceki dönemlerin tam aksine, öncüller elde var kabul ederek, tekabüliyetler aranmaktadır. Ancak yazıda bu öncüllerin ne olduğundan tam olarak söz edilmemektedir. Yüzleşilmesi gerekenler Tevrat mı, İncil mi, kapitalizm mi, sekülarizm mi? Kastedilen ilk ikisiyse, acaba Tevrat ve İncil ile mücadele doğru bir strateji olur mu? Kur'an onları bize “düşman metinler” olarak mı yoksa “doğruları tasdik edilen” metinler olarak mı gösterir? Sonrakilerse ve onlar İslâm karşıtlığını imliyorsa onların İslâmi değerleri aşağılayan mensuplarına karşı tavır almak, tepki göstermek niçin “yüzleşme/hesaplaşma” kapsamında görülmesin de reaksiyoner olarak dışlansın? Risaletin mensuplarının mücadelelerini risalet karşıtı kesimlerin öncülleri ile mücadeleyle sınırlı düşündükleri söylenebilir mi? Sözgelimi Hz. İbrahim’in babasına ve içinde yaşadığı topluma doğruları anlatmasının ardından putları kırması (Enbiya, 21: 51–67) niçin palyatif, tepkici ve reaksiyoner değildir? Yine öncüllerin elde var kabul edilip tekabüliyetler aranması yanlışının sözgelimi Bizans’ın devlet sistemini Osmanlı’ya uyarlayan atalarımız döneminde mevcut olmadığını söylemek pek kolay olmasa gerek. Yazıda din adamlarının, hükümet edenlerin söylemlerini metafizikleştirdiklerinden ve onlara lojistik destek sağladıklarından, dinin siyasal iktidarların kendi konumlarını koruma aracına dönüştüğünden ve yaftalamaların Türkiye’de konuşmayı giderek imkânsız hale getirdiğinden söz edilmekte. Yine dindarların iktidar alanlarına daha yoğun mobilize olmalarının maliyetlerinden birinin de dinin giderek statükocu bir tarzda yorumlanması ve neticede konformizmin yaygınlaşması olduğu ifade edilmekte. Yine yazar “Kol kırılır yen içinde kalır”, “Bunlar bizden”, “İçinde bulunduğumuz bu zor zaman diliminde” türü söylemlerin sorgulamayı ötelediğini, yolsuzlukların açığa çıkarılmasını zorlaştırdığını, aksine şeffaflığın sözde kalmaması, her türlü otoritenin hesap vermesi ve imtiyazların sorgulanması gerektiğini söylemekte. Görüldüğü kadarıyla yazar Türkiye’de oldukça etkili bir hükümetin olduğu ve bu hükümetin dini siyasete alet ettiği ve yolsuzluklara bulaştığı bize düşenin ise şeffaflıkta ısrar edip –doğru bir şekilde- hükümeti “bizden” diye sorgu dışı tutmamayı tavsiye etmektedir. Bu yaklaşımın, hükümetin hükmetme yetkisini tam olarak kullanamadığı Türkiye’de insaf sınırlarını yeterince gözetmediği söylenebilir. Tekin’in –Yusuf Kaplan’ı çağrıştıran- “kendi öncülleri çerçevesinde yeniden inşa, meseleyi tümel ele almak, sorunu ‘kurucu’ pozisyonda tartışmak” türü yaklaşımlarına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu pek de yabancı olmasa gerektir. Yazarın “hesaplaşma, yüzleşme” türü ifadelerini A. Davutoğlu siyaset alanına indirmeye çalışıyor, desek yanlış söylemiş olmayız sanırım. Yazar bunu göz ardı eder bir tutum takınmakta, bu müspet durumları geri plana itmekte, şeffaf ortamı istemeyen kesimlere değinmemekte ve bu kesimlerin sözgelimi “şehitlik” üzerinden nasıl kendilerine daha önce açtıkları iktidar alanını “muhkemleştirmeye” çalıştıkları konusuna girmemekte tabir caizse topu taca atmaktadır. Hakkı ve sabrı tavsiyenin sınırları sadece Müslümanları kuşatmaz. Hukusuzluğun asıl saiklerini geri planda tutup, bu saikleri henüz bertaraf edemeyen ve etmesi beklenen hükümete ver yansın etmek tutarlı görünmemektedir. Dindar olmadıkları halde dini kullananların hiç mi suçu yoktur? Kaynakça Hamidullah Muhammed, İslâm Peygamberi, 2. c., (çev: Salih Tuğ), İrfan Yay., İst., 1993. _________, “Hilü’l-fudûl”, İslam Ansikl., TDV Yay., İst., 1998. *Kayacan, Murat, “Özne Tarih ve İnsan üzerine”, Umran Derg., S. 182, İst., 2009, s. 52-53.
|
- Lütfen yazı ile ilgili yorum yapın.
|
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.1 |